Copyright 2024 - MEKSAV

Sevgili Dostlar, Muhterem Hak Yolcuları,

Sizlerle 35. Sayımızda (Kasım-Aralık/2011) sağlık ve afiyet üzere buluşmayı lütfeden Cenab-ı Hakk’a hamdüsenalar, sadr-ı emin Hz. Muhammed Mustafa (sas) Efendimize salatü selamlar ederim. Aşk yolunun sadık yolcuları olan sizlerin huzuruna şu anda  “içimizin ferahlaması” diyebileceğim  “şerh-i sadr” adlı mütevazı bir çalışmayla çıkıyorum. Hüsn-i kabul göreceği umut ve temennisiyle en derin selam ve en sıcak muhabbetlerimi arz ederim. “Şüphesiz Allah göğüstekileri bilir” (Maide,5/7) ayeti bize gösteriyor ki; göğsümüzde=içimizde olan ve olması gereken Rabbimizin istedikleri olsun. Yani tertemiz, pırıl pırıl olalım. Onun için bir usta el tarafından göğsümüzün şerh edilmesine ihtiyaç var. “Ey Rabbimiz, göğsümüze ferahlık ver.” Amin…

Not: Geçen birkaç yıl içinde bir yaz günü Foça dönüşü zat-ı alilerini Karşıyaka’daki evimizin bahçesinde ağırlama mazhariyetine eriştiğim gönüllerde yer tutan muhterem  Mehmet Dumlu ve her zaman birlikte olduğumuz güler yüzlü tatlı sözlü  H.Osman Şimşek hoca efendilerin Hak ile Hak oluşları dolayısıyla kendilerini rahmetle anar, kederli aile efradına ve can dostlarına sabırlar dilerim. Ruhları şad olsun. (05.10.2011- HFK)

Şerh-i SADR                               

25.07.2011 Karşıyaka           

“Rabbi’şrah li sadriy” (Taha,20/25) ve “Elem neşrah leke sadrake” (İnşirah,94/1) “Benim göğsüm” ve “Senin göğsün”, hakikat yönünden özet bir inceleme. Hz. Musa(as) ve Hz. Muhammed (sas) Efendilerimiz’in sahip oldukları makamlar içinden gönlümüze doğan zevk ve şuhudlar. Rabbim yardımcımız olsun. Amin

Sadr=göğüs, gelen manevi ilimlerin ve hallerin kabul yeridir, bulunma mahallidir. Her bir kişi sahip olduğu maddi ve manevi güç miktarı, oraya bir şeyler yerleştirir. Sadr kelimesiyle alakalı ve akla gelen hala dilimizde kullanılan bazı sözcükler vardır. Mesela; sadır olmak, sudur=ortaya çıkmak, sadaret=başbakanlık, masdar=kök, Sadri= bir isim vb.

Osmanlılar Sadrıazam’ı, vezir-i azam yerine kullandılar. Sadrıazam, padişahın kendisine verdiği yetkileri onun adına kullanır ve tuğralı mührünü taşırdı. Buna göre sadrıazam, önemli görevi üstlenmiş kişinin ünvanı olup, mevkii çok yüksek demekti. Padişahın halifesi olacak şahsiyetin sadrının ne denli tahammüllü ve geniş olacağı pek aşikardır. Ve bu kelimenin (yani sadrın) seçilip de unvan olarak verilmesi çok manidardır. Hele bir de yanına sıfat olarak azam=en büyük ilave olunmuş ve sadrıazam denmiş. Çokları bu ünvanın hakkını vermiştir. Sokullu Mehmet Paşa ve Gazi Osman Paşa gibi.

Mana ikliminde de peygamberler başta olmak üzere veliler, kamiller ve olgun insanlar sadrlarını her an hazır vaziyette tutarlar. O yüce kaba dolacak füyuzat-ı ilahiyyeden yararlanmak ve yararlandırmak baş görevleridir. Orayı temiz tutmak olmazsa olmaz birinci şarttır. Hasan Fehmi Hz.; “Pis sarayın içinde reis-i cumhur oturmaz / Sultan sarayı denen içi dışı pak olur” demekle bu gerçeği dile getirir. Cumhurbaşkanı, cumhurun yani halkın başı olarak gideceği ve konaklayacağı yerin temiz, tertemiz olmasını ister. Sadr’a konan ilahi bağışların başında zikrullah gelir ki, girdiği yeri pırıl pırıl yapar. Arkasından sunulacak meratib-i ve makamat-ı Tevhid ile ilahi hikmet ve hakikatler güneş misali o sadrdan parlayacaktır.

En’am, 6/125 ayeti bu hususa büyük açıklık getirir. İslam’a hidayet olunacakların sadrı genişler, aksi olanlar ise göğe çıkarken daralan göğse sahip olanlar gibi bırakılır. Sadrın bir nirengi noktası olması çok dikkat çekici. Sıfır noktada olmak gibi. Hidayet sıfır üstü rakamlarda, dıyk=daralma sıfır altı rakamlarda. Karşıdan bakınca “Daire”nin ortası Ehadiyyetü’l-ayn, sağ tarafı bekabillah makamları, sol tarafı ise fenafillah mertebeleri. Fenafillah mertebeleri; Tevhid-i Ef’al, Tevhid-i Sıfat ve ‘Tevhid-i Zat, bekabillah  makamları ise Cem, Hazretü’l-cem ve Cemü’l-cem’dir. Fenafillahta olan salikler, efal, sıfat ve zatlarından bütün ne varsa kendilerine ait zannettikleri her şeyi Hakk’a teslim ederler veya Hakk’ın olduğunu şuhud ederler, zevkine varırlar. Bu vadi Hz. Pir M. Nur Ef.mizin tarif ve taksimiyle İseviyyet şuhududur. Hak ile varlık alemine çıkarak zat, sıfat ve efali kul esmasıyla zahir olanda zevketme de, Museviyyet şuhududur. Orta nokta; sadr’a sahip olan asaleten sadece Hz. Peygamber (sas) dir ve orası Muhammediyyet şuhududur. (İnc. Risale-i Meşahidü’t-Tevhid  Arapça)

“Sadr-ı cem’il-mürselin sensin ya rasulallah / Bedr-i eflak-i yakin sensin ya rasulallah” diye haykıran Aziz Mahmud Hüdayi hz.leri ve, “Ev edna bahrına sadr-ı eminsin ya rasulallah” diyen Hasan Fehmi Tezdoğan hz.leri Peygamberimiz Ef.mizin(sas) kadr-i alilerine ve makam-ı ulvilerine işaret etmektedirler. “Ev edna” bahrı makam-ı Ehadiyyet olup asaleten Rasulullah (sas) Ef.miz hz.lerine mahsustur. Diğer peygamberler O’nun iltifatıyla bu makama kavuşabilirler. Aynı zamanda varis-i nebi olan mürşid-i kamiller de izn-i rasulullah ile o makamı seyrederler. “Bir gece Muhammed ile Mi’rac’ta / Ev edna bahrını seyrana geldim” ifadesi buna işaret eder. (Bkz. Hasan Fehmi Divanı, sh.88) 

Sadr-ı cem’il-mürselin bütün peygamberlerin başı, önderi demektir. Aziz Mahmud Hüdai hz.leri burada “sadr” ifadesiyle Rasulullah(sas)’in sarsılmaz makamını işaret ediyor. Çünkü O, Hakk’ı ızhar etmenin=göstermenin en doruk noktasında olup, “Beni gören Hakk’ı görür” hadisiyle bu müthiş hakikati dile getirmiştir, mazhar-ı tam olmuştur. “Mümin, müminin aynasıdır” hadisi de bize bu konuda ışık tutar. Şöyle ki; Allah’ın(c.c.) bir ismi de “mümin”dir (Haşr,59/23). Allah’a tam manasıyla iman eden de Rasulullah (sas) olduğuna göre O, bu hakikate sahip bulunmuş ve Cenab-ı Hakk’ı ekmel manada gösteren “ayna” olmuştur. Fena-i tamda bekaya ermenin doyumsuz zevk ve lezzeti bu yerde, şehr-i hakikatte alınır olduğu bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilmiştir. Bir ehl-i tevhid için bütün bu güzellikler mürşid-i kamilinden telkin aldığı manevi derslerle=meratip ve makamat-ı Tevhid ile rahatça elde edilir. Hacı Muhammed Faik Ef. ilahisinin bir yerinde şöyle haykırıyor. “Kim dahil oldu / Ol vasıl oldu- Mevla’yı buldu / Misl-i bedr-i Nur” (Üç Risale, sh.91)

“Sadriy” ve “sadrake” arasındaki ince farka dönüp bir göz atacak olursak; önce ben ile sen arasındaki duruma vukuf ile başlamak gerekir. Benlikten senliğe geçmek, uzun ve meşakkatli bir yoldur. Çok büyük uğraşı, titiz bir çalışma ve gayret gerektirir. Onun için Hz. Musa (as) “Benim göğsüm daralıyor” (Şuara,26/13) dedikten sonra  “Rabbim, göğsümü genişlet” (Taha,20/25) diye dua edip “sen”liğin geniş alanında gezip seyretmek diliyor. Çünkü “sen”likte Muhammedî nur’un zuhuru  hakimdir. Muhammedî nur’da ferahlık ve genişlik vardır. Bunu “elem neşrah leke” (İnşirah,94/1)’den istinbat=elde ediyoruz. O da “leke=senin için” deki “ke=sen” zamiridir. “Sen”e  ulaşanın göğsü ferahlar ve genişler. Senlik, sıfatların  ben’i süslediği ama gölge etmediği bir muhteşem alandır, yerdir. Bu hususta bize ışık tutan “Biz, iman etmeyenlerin dediklerinden dolayı senin göğsünün daraldığını biliyoruz”(Hicr,15/97) ayetidir. Buna göre Hz. Peygamber’in (sas) göğsünün daralması Cenab-ı Hak tarafından aracısız= dua ve niyaz edilmeden bilinip derhal giderilmesi nur-i Muhammedi’nin tecellisinin ulviliğine işaret eder. Kendinden kendine bir tecelli ve zuhur vardır. “Sen”likte bu muhteşem ve doyumsuz neşe ve güzelliği müşahede imkanını yakalayan “ben” sakinleri, senliğe yükselmenin büyük arzu ve iştiyakı içindedirler.

Süleyman Çelebi merhum; “Kalk gidelim Hazret’e ya Mustafa / Muntazırdır anda ashab-ı safa” derken Hazret’in “sen”lik sarayı olduğunu bildiriyor. Biz biliyoruz ki Hazretül-cem, “sen”liğin zevkinin doya doya yaşandığı latif bir makamdır. “Sen”likte hakikat-ı Muhammediyye keşfolur. 

Bir önemli husus daha var ki; müfessirler  Kur’an-ı Kerim’de nazik ve de nazenin sevgilinin (Hz. Muhammed Mustafa sas) adını anarak kendisine hitap edilmediğini belirtiyor ve bunun önemini ve kudsiyetini vurguluyor. Bu açıdan baktığımızda, “rahmeten li’i-alemin” ünvanıyla taltif edilen Peygamberimiz (sas)’in makamının yüceliği öne çıkmaktadır. Yani, Yüce Kitabımızda “Ya Muhammed” diye bir hitap tarzı yoktur. Fakat “Ya Adem” (Bakara,2/33) ve “Ya Musa” (Taha,20/19) şeklinde hitap vardır. Bundan anlaşılan Yüce Sevgili’nin “Levlake levlake lema halaktü’l-eflak= Sen olmasaydın sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” hadis-i kudsisiyle iltifat ettiği mazhar-ı tam, Habib-i Hüda şah-ı rusül  Fahr-i kainat Efendimize (sas) olan sevgisinin paha biçilmez değeridir. Çünkü O kurret’ül-ayn-i Halil, hasmahbub-i celil  Sultanü’l-enbiyadır. Ve Hasan Fehmi Tezdoğan Efendimizin (1885-1951) seslenişiyle; “Makam-ı Kabe kavseyne/ Nebiler hep ayak bastı – Ev edna sırrına / Sadr-ı eminsin Ya Rasulallah” (Divan, sh.52) sadr-ı emin= sadr-ı azam’dır, naib-i Hak, nüsha-i kübra, halife-i Rahman’dır. Tin Suresi 4. ayette geçen “ve haze’l-beledi’l-emin=bu emin beldeye yemin olsun ki”  ibaresi bu gerçeğe işaret eder. Yani sadr-ı emin, beled-i emin ve de ruh-i emin olsa gerektir. “Ev edna sırrı” öyle bir sırdır ki, onu saklayacak, koruyacak kabın çok sağlam olması gerekir. İşte o da sadr-ı emin olan Hz. Muhammed Mustafa’(sas) dır. Burası hakikat-ı İlahiyye ile hakikat-ı Muhammediyye’nin bir ve aynı olduğu “nokta”dır. Noktaya aşık olanların da Ali (kv) ruhlu olması gerekir.

Anlaşılan şudur ki; Hz. Musa(as) ve o zevkte olanlar, yani Musevi şuhud üzere olanlar “Rabbim göğsümü aç ve genişlik ver” (Bkz. Taha,20/25) diye yalvarmaktan büyük haz alırlar. Göğsün yarılması ferahlaması, genişlemesi Muhammediyyet’e bir uruçtur, yükselmedir. “Ben”den “sen”e geçmedir. O zaman “biz senin göğsünü açıp ferahlık vermedik mi” (Bkz.İnşirah,94/1) neşesi ve makamı tecelli eder. Çünkü vahdet zevkine mani olan ne varsa; nisbet fiil, nisbet sıfat ve nisbet vücud o yerden alınmış ve sırtta duyulan ağırlık=vizr kaldırılmış olur. Adım adım “nokta” ya varmanın haz ve telezzüzatı zuhura gelir. Noktaya ulaşan manada Hz. Ali’yi(ra), zahirde Hz. Muhammed’i(sas) görme ve tanıma şerefine erer. “Zuhur edip geldi şah-ı enbiya/ Ona hem dem oldu Ali Murteza / Ali şahtır Muhammed’dir şehinşah” (Divan, sh.64) buraya işaret eder.

“Be” harfinin altındaki “nokta”nın sırlarını öğrenme yolu; melamet neşesi şerh-i sadrla başlar. Burası Hak ile Hak olanların yaşayıp halledeceği konudur. Merdane vasıf gerekir. Hasan Fehmi Ef.miz (1885/1951); “Salik rah-ı Hakk’a merdane gelsin / Yansın nar-ı aşka pervane gelsin” (Divan, sh.116) demekle, istenilen bu niteliği dile getirir. Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti ve terk-i terk. Şiir gibi düzenlenen bu dörtlü, şerh-i sadrdan murad olunanı açıyor, sergiliyor. Peygamber Efendimiz(sas) bizden bunu istiyor. Dünya sevgisini içinden atmakla başlayan temizlik harekatı=terk, ahiret ve benlik sevdasını atmakla devam ediyor. En kemallisi de terk etme duygusunu da terk etmektir. Tasavvuf neşesi bu gerçeği ne güzel formülize etmiştir…

“Şanı yüce sevgili kırılmasın incinmesin” amacı gözetilerek kendisine ismiyle hitap edilmemesi nezaket gereğidir demiştik. Bu sevenin sevdiğine olan en hassas davranışı ve iltifatıdır. Bu sebeple Fahr-i kainat Efendimiz(sas) Yüce Rabbinin bu iltifatına mazhar olmuş ve K.Kerim’de adının dört yerde Muhammed (1- Al-i İmran,3/144, 2- Ahzab,33/40, 3- Fetih,49/29, 4-Muhammed,47/2) ve bir yerde Ahmed (Saf,61/6) olarak geçmesine rağmen, yüce şahsiyetlerine tekrar edelim “ya” harf-i nidasıyla hitap edilmemiştir. Yani “Ya Muhammed” veya “Ya Ahmed” tarzında bir yaklaşım olmamıştır. Bunu O’na(sas) “takdir nişanesi” olarak değerlendirenlere katılıyoruz. Hatta ülkemizde bu tarz uygulamayı bazı yörelerde eşler arasında hala yaşayan ve yaşatan aileler mevcuttur. Hanım beyini veya bey hanımını ismiyle çağırmaz, onun yerine “hu, ya hu” veyahut buna uygun yöresel bir ifadeyle çağırır. Bu, eşler arasındaki nezaketin icabı sayılır. Milletimiz bu inceliği de kavramış, göstermiştir.

Bu hususta  yüksek müsadenizle çok değerli bir hatıramı arz edeyim: Meşhur bestekar sanatçımız değerli insan merhum Yusuf Nalkesen üstadımız talebelerine Peygamberimizin ismini telaffuz ederken, okurken çok nazik davranmalarını isterdi. Bir keresinde sevgili arkadaşım Ali Ortapınar hocamızın şefliğinde icra edilen konser öncesi korodaki okuyuculara şöyle ricada bulundu: “Aman arkadaşlar, Rasulullah’ın mübarek adını söylerken çok ince, çok hassas  ve pek nazik olunuz. Ne olur O’nun yüce ruhunu incitmeyelim. O çok nazenin bir gül gibidir. O’nu her türlü incitmekten ve kırmaktan koruyalım. Yüce şahsiyetin adını bağırarak değil, sanki başımızda bir kuş var da uçar-gider korkusuyla en hafif sesimizle söyleyelim” dedi ve Yunus Emre Sultan’ın “Canım kurban olsun senin yoluna / Adı güzel kendi güzel Muhammed” ilahisinde geçen o yüce ismin nasıl söyleneceğini tatbik ederek gösterdi. Aynen sahabe efendilerimizin huzur-ı Rasulullah’ta bulundukları zamandaki halleri gibi… Bu hadiseden büyük dersler almışızdır. Bu durum Hucurat Suresinin 2. ayetinin ruhuna tam tamına uymaktadır. Ayetin meali: “Ey inananlar, seslerinizi peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi peygambere yüksek sesle bağırmayın. Yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (Hucurat, 49/2)

“İradeni bul, sabrına er, azmini topla / Yenilme sakın, göğsünü ger iman-ı Hak’la” (Rs.Vehbiye, sh.151) diye oğluna nasihat veren Efendi Babamız Ahmet Kumanlıoğlu Hz.leri (1921-1978,İzmir); yenilmemenin, kaybetmemenin  yolunun “göğüs germek”ten geçtiğini bildiriyor. Göğüs germek, şerh-i sadr ile izah olunabilir. Sözlük karşılığında şunları görüyoruz: Bir zorluğa dayanmak, karşı koymak. “Biz bu günlere birçok zorluklara göğüs gererek geldik” sözünde olduğu gibi. Bilindiği üzere şerh-i sadrın içeriğinde, verilen görevin doğuracağı zorluklara tahammül gücü saklıdır. Kolay olanı her kişi, zor olanı da er kişi yapar.

Peygamber Efendimiz’in (sas) kendisine hitap edildiğinde sadece başını çevirmediği muhatabına vücudunun tamamıyla döndüğü, yani tertemiz göğsünü ona çevirdiği kaynaklarda zikredilmektedir. Göğsünün açılıp içine feyz-i ilahi, marifet-i ilahiye ve nur dolan bir Allah elçisinin bu örnek davranışı nice hikmetlere işaret eder. Bir bebeğin anasını göğsünden emeceği sütle beslendiği gibi bir ehl-i aşkta peygamberinin göğsünden fışkıran ab-ı hayatla beslenecek, yüce hallere ve yüksek zevklere kavuşacaktır.

“Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın” haykırışında Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy, “gövde” den maksadın göğüs olduğunu ve “göğsün” ne kadar sağlam olduğuna işaret ediyor. O biliyor ki “göğüs” yüce bir manadır ve makarr-ı ilahidir, orada Sultan oturur. Sultan’ın teşrif ettiği yer de çok mukaddes ve mukavim=dayanıklı olsa gerektir. İçi tertemiz kılınan o mahalle sahip olan Rasulullah’ın(sas) adını taşıyan Mehmetçik’in göğsünde neler erimez ki? Peygamber Efendimizin (sas) muhatabına “gövde”siyle dönüşünün derin mana ve ufkunu da böylece hatırlıyor ve rahatlıyoruz. Her şeyin ön ve baş tarafı anlamına gelen “sadr” kelimesi, aynı zamanda insanın “gövde”sinin belinden başına doğru ön ve içinden kalb ve ciğerleri de içine alan üst kısmı, yani sine, göğüs veya bağır dediğimiz bölgenin adı olduğu kitaplarda yazılıdır.

Efendi Babamız Ahmet Kumanlıoğlu hz.nin üstadı Hasan Fehmi Tezdoğan hz.ne ithafen yazdığı “Methetmişler” başlıklı ilahisinde; “Can evime girmeseydin” ile “ Ben gönlüne girmeseydim” dizelerindeki ince farkı yakalayınca görürüz ki; biri bir mertebeden diğeri ise bir başka mertebedendir. Matlup olan ve tercih edilen “kamil”in gönlünde yer tutmaktır. Ancak bu halde kemale ulaşılabilir. Kamilin gönlünde yer tutabilmenin yolu da kamili can evine oturtabilmek olsa gerek.  “Can evine almak” Musevi şuhud, “gönlüne girmek” de şuhud-i Muhammedi’dir diye zevkolunabilir. (9.8.11-Simav, Salı-01.46)

Hz.Hızır’a atfen şöyle bir menkıbe anlatılır: “Ramazan… Cuma günü… Cuma vakti… Cemaat tek tük camiye girmekte… İmam efendi kürsüde. Girenlerin arasında Hızır da var. Hızır (as) da gidiyor bir köşeye oturuyor. Kürsüde imam vaaza, sohbete başlıyor. Hızır (as)ın yanına kırk yaşlarında biri gelip oturuyor. Cami de yavaş yavaş dolmakta. Adam bir süre sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha uyuyacak… Hızır (as) adamı dürtüklüyor.

-Uyuyacaksın be kardeşim, diyor. –Uyumam, sen beni rahat bırak diyor adam.

Bunun üzerine Hızır (as) sesini çıkarmaz, ancak ezan okundu okunacak, adam da ha uyudu ha uyuyacak. Hızır bir daha dürtükleyerek; -Uyuyacaksın be canım der. Adam: - Ben de sana uyumam, beni rahat bırak, rahat bırak beni, rahat bırak, yoksa senin buradakilere Hızır olduğunu söylerim, buradan çıkamazsın, bu kalabalık sakalından bir tel bırakmaz, der ve ilave eder. – Hem Hızır olan insanı bu kadar rahatsız etmez. Hızır(as) susar, gözlerini kapar, boynunu büküp Allah Teala’ya yönelir.

-Ya Rabbi, bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu nasıl bir iştir ki bendeki listede bunun ismi yoktur. 

Cevap gelir: -Sana verilen listede “beni sevenlerin” ismi var. O ise “benim sevdiklerim”den. Onların listesi yalnız bendedir.” Evliyai tahte kubbabi, la ya’rifühüm gayri= Velilerim kubbelerimin altında saklıdırlar. Onları benden başkası bilmez” kudsi hadisi bu konuya işaret eder. Buna göre; “beni sevenler” can evime girme ile “benim sevdiklerim” de gönüle girmekle izah edilebilir. Gönüle girmek ve orada yer tutmak Hakk’ın sevdiği evliyaullah zümresidir ki, “onlar için korku ve hüzün yoktur.” Onlar  “Hak ile Hak olma” şerefine nail olan taife-i alun’dur. Bu yüce taife, bütün nisbet varlıklarından arınmış olup Hakk’ın varlığıyla bu alemde seyran ederler.

“Biz” Cemü’l-cem’dir. Zahir ve Batın’ın birleştiği, Evvel ve Ahir’in kaynaştığı yerdir. İki deniz’in kavuştuğu ve birbirine girmediği mertebedir. Esma, efal, ahkam ve evsafın bir arada olmasıdır. Bunların tümünün buluştuğu makam, azamet ve kibriyayı kendinde toplayan Yüce Allah’ın hitap ettiği yerdir. Saltanat sahibi Allah’tır. O (c.c.) dilediğini yapar ve yaptığından da sorumlu değildir. İsterse “ben” der, isterse “biz”, isterse “o”. Bize düşen söylenileni makamından duymak, anlamak, zevk ve şuhud etmektir. Bu nedenle ilm-i hakikatin reçetesi ve rotası mahiyetindeki meratip ve makamat-ı tevhidden ve rabıtalarından yararlanır, esrarını çözeriz. Cem makamında “ben”i, Hazretü’l-cem makamında “sen”i, Cemü’l-cem makamında “biz”i görür ve söylenilenin ne anlama geldiğini idrak etmeye çalışırız. Tefsir bilginleri “biz” zamirinin geçtiği yerde, arada bir vasıtanın varlığından bahsederler. Mesela, “Kur’an’ı biz indirdik” ayetinde indiren Allah, indirilen Hz. Peygamber, arada Cebrail ve inen de ayetlerdir. Yani, Cenab-ı Hak ayetlerini Cebrail aracılığıyla Peygamberimize göndermiştir.

Buna göre, “Biz senin için senin sadrını şerhetmedik mi?= açıp temizleyip genişletmedik mi? (İnşirah,94/1) ayetinde bu şerhetme işini yapan Cebrail(as)dır. Bu olayın nasıl ve kaç defa gerçekleştiği İslam Tarihi kitaplarında ayrıntılı olarak verilmiştir. Bir ayrıntı olarak vermemiz gerekirse, bu şerh-i sadr isterse fiziki olsun veya olmasın, ittifak edilen husus Hz. Peygamber’in müşriklerin inkarlarından dolayı göğsünün daralmasının bu suretle giderildiğidir. Cenab-ı Hakk’ın her zaman kendisiyle olduğunun garantisi verilmiştir. Hz. Peygamber’in(sas) yolunda olan bir ehl-i tevhid aynı tavırların kendisinde de tezahür edeceğinin farkında olarak zikr-i daimide necat ve kurtuluşu yakalamalıdır. İnşirah suresi son ayetlerde(7 ve 8.) “bir işi bitirdiğinde hemen başka bir işe koyul ve Rabb’ine sarıl” dan anladığımız her anımızın zikr-i ilahi ile geçmesi gerektiğidir. “Şüphesiz Allah, benim Rabbim ve sizin Rabbinizdir… ” (Al-i İmran,3/51) Ayetinde Rabbimiz Allah’ı, aldığımız ve verdiğimiz her nefeste anmak, bizim felaha saadete ermemizin en büyük teminatıdır. 8. ayette geçen “fensab = hemen koyul” emrindeki “fe”nin adı burada fa-i takibiyyedir ki, kesinti vermeden=hemen ikinci işe koyulmanın olmazsa olmazlığını bildirir. Süleyman Çelebi hz.leri bu hususta şöyle der: “Her nefeste Allah adın de müdam- Allah adıyle olur her iş tamam”  

“Fırtınalar içinde beni yalnız bırakma / Benim senden başka sığınacak limanım yok” diyen şairimiz Ümit Yaşar Oğuzcan, benden sen’e geçmenin lüzumunu ve sen’in tek sığınak olduğunu bize hatırlatıyor. “Sen seni bilmek necatındır senin / Gayre bakma sende iste sende bul” şaheseriyle gönüller sultanı Niyazi Mısri(ks) aynı noktaya vurgu yapmaktadır. Kısacası “sen”in hikmetine ermek.

Olumsuz sorudan murad edilen, dikkatleri yoğunlaştırarak sorulan sualdeki ince ve derin hikmetleri kavramaktır. “Biz senin için senin göğsünü genişletmedik mi?”  ifadesinde “genişletmedik mi?” tarzı muhatabını hem uyarı hem de ince ve deruni manalara davettir. Edebi bir sanat olup, hem muhatabı hem de soruyu değerli kılma metodu gözlenmiştir. Buna göre soruya muhatap olan herkes, bu durum karşısında kendini ve zihnini toplar ve kendilerinden ne istendiğini iyiden iyiye düşünür ve araştırır. Sonunda Rabbine halis, muhlis ve muhlas bir kul olur.

Arapçada kul, abd veya abid olarak karşımıza çıkar. Allah (c.c.) ma’buddur. Kökü ibadet, ubudiyet ve ubudetten her biridir. Yani bir kelimeden hem masdar, hem fail hem de meful türetiliyor. Abid ve Ma’budu birleştiren, cem eden hakikat, ibadettir. İbadet, ilmel-yakin neşesidir. Ubudiyyet, aynel-yakin, ubudet ise hakkal-yakin zevki ve şuhududur. Salikin=dervişin mertebesi, anlayış ve idrak kapasitesi ne ise o bunlardan birinde seyran eder.

Hasan Fehmi hz.leri bize ışık tutuyor. “Madem ki kul Hak olmaz kul Hakk’ın gayrı olmaz / Kul çün ayn-ı Hak olmaz kimdir kul, kimdir Çalap” (Divan,sh.21)

Şeyhul-ekber Muhyiddin Arabi hz.leri de Arapça olarak; “El-abdü Rabbun ve’r-Rabbü abdün / Ya leyte şa’ri meni’l-mükellef= Kul Rabb’tir, Rab de kuldur / O halde mükellef kimdir?” özdeyişiyle vahdet-kesret, cem-fark, mabud-abid, Rab-abd  yakınlığına=kurbiyetine çok çarpıcı bir tarzda, biçimde değinmektedir. (12.8.11-Simav)

Özetlersek, ortak olan konunun “göğsün ferahlaması” olduğu anlaşılır. Bunu talep eden, bir mertebenin neşesini yansıtırken, talep etmeden lütfedilen de bir makamın zevkini ızhar etmektedir. Ayağımızı körfezin ucuna soktuğumuzda biz okyanusun içindeyiz de derken, okyanusun ol ortasında olup da biz tam ortasındayız demenin azıcık da olsa farklı lezzetleri olsa gerektir. Hz. Ali (k.v.) Efendimizin ortaya konan baldan bir parmak alıp tattıktan sonra; “Bu baldır Ya Rasulallah” demesi gibi, O’nun meşrebinden olmak bambaşka bir haldir, deriz.

“Ve ileyhi’l-masir” (Tegabün,64/3) ayetiyle “her şeyin hu’da” son bulduğu ap aşikar ilan edilmektedir. Bizler de Ahmet Ef. Babamızın dediği gibi “Cümle Hu’da bulalım” (Divan,sh.32) zevk ve neşesinde seyran ve temaşa edelim. Göğüslerimizin açılıp ferahlaması yolunda Cenab-ı Mevla’dan yardım, inayet ve nusret diliyorum.

18 Ramazan 1432 / 18.08.2011 - Perşembe

Karşıyaka- İzmir

f t g m